22 Eylül 2015 Salı

Rıza'nın Dezenfekte Edilemeyen Savunması

         
            Kararlaştırılan saati henüz geçmişken Rıza ve Şükran olmaları gereken ağacın altında,olmaları gereken ağaç sandalyelere oturmuşlardı.Şükran daha erken gelmiş olmanın gururuyla sigarasını yakmıştı bile.Saçlarının anason kokusu henüz gitmemiş,android bir rüzgar bekliyordu dalgalanmak için.Çok az görüşmelerine rağmen paylaştıkları güzel bir dostlukları ve herkesten gizledikleri bir sırları vardı.Birbirlerine portakal kabuğundan sızmış gülümsemelerle selamlaşıp sarıldılar.Hal hatır  sorma faslını kısaca geçtiler.Ne değişebilirdi ki hayatlarında.Belki Şükran’ın saçları uzamıştır belki de elleri titriyordur biraz daha.Belki Rıza hala bir sıra gecesi mırıldanıyordur belki Uyar okumayı bırakmıştır.
          İki bira söyleyip deruni bir muhabbete koyuldular.Bölüp paylaşmaya şarap şişesinden başlanılmıştı yıllar önce.Şimdi ise biriktilip aktarılması beklenen öğretilerini rum ezgileri eşliğinde masaya teker teker Edip’ce koyuyorlardı.Rıza aylardır kimseyle bir şey paylaşamamış olmanın eksikliğini inkarla aşıyordu.Sığındığı balkon artık yavaş yavaş genişlemiş ve rahatlamıştı.
          Şükran onca zaman üstüne değişmemiş ama bir hayli yorgun gözüküyordu.Taze bir yorgunluk değildi bu.Taze bir yorgunluktan çok Tanrı’ya pınarlarını kurutmuş,annesine şükranlarını unutmuşcasına birikimli bir yorgunluktu.Tavuskuşu kovalayamamış olmanın ezik bakışlarını kaçırıyor bir yandan da neden tavuskuşu kovalaması gerektiğini sorguluyordu.
          Güncel olay ve acılara hiç bulaşmadılar.Serin kelimeleri hiç almadılar ağızlarına.Bir kaç absürd acıya gülümseyip geçiştirdiler yersiz anlattılar birbirlerine.
          Şükran iyi bir kadındı.Rıza’ya kalsa ‘Şükran güzel karıydı.’.Sevgili Madak kadar bükülmediyse  boynu hala hayal kurabilmesini unutmamış olmasındandı.Rıza’ya kalsa ‘Şükran umudu tükenmez bir karıydı.’
         Rıza kara bir adamdı.Yüzü,elleri,fikri...Şükran’a kalsa ‘Rıza aydınlık kokan bir adamdı.’Rıza aydınlık ko-r-kuyordu.Rıza’nın umudu karaydı.Şükran’a kalsa ‘Rıza umudu filizlenecek bir çocuktu.’
O kadar şeyden bahsettiler de Şükran durdu:
-Anlatsana,kadın varken neden karı?
         Rıza düşünmek istedi o an.Saatlerce,günlerce,karanlıkta,balkonda.Kabalığına verip geçiştirmek istedi mevzuyu.Ki böyle de dese Şükran da Rıza’nın çevresi de bunun kabalığından olduğuna inanırlardı.Zaten karşı cinsten karı  diye bahsetmek kara bir beyinden,kaba bir heriften beklenirdi ancak.Şükran  hala cevap bekliyor masanın üstünden hiç kıpırdatmadığı  sağ dirseğini sol eliyle tutmuş,parmakların arasından karı değil kadın olmanın gururuyla dumanını çekiyordu.
 ‘Bak cancağzım,karı kelimesi eril metabolizmanın ağır romantizmini barındırır içinde de kimse bilmez.Bize öğretilen karı-koca ikilemesinden başka da kullanım alanı bırakmamıştır öz türkçeci abiler.Bir erkeğin eşinden bahsederken falancanın karısı deriz.Tüm kullanım alanı da budur.Ama biz bozkırda yetişmiş gelenekselci ailelerin kentsel dönüşümle denizelliğinin tadına varmış çocuklar olarak biliyoruz ki o falanca korumacıdır.Falanca karısını sever-sayar.Karı falancanın her şeyidir.(Ve ne yazık ki şeyler hala ayrı yazılmakta.)Önce falancayı doğurandır karı.Sonra falancayı öpüp okşayandır karı.Ben de bundan mütevekkil diyorum ya ha kadın,ha dişi,ha karı;doğurganlığını,şefkatini,kutsallığını kaybetmeyen canlıdır.Kaba bir kelimeyle ötekileşmez kadın.Bütün kadınlar ne kadar güzel, ne kadar kutsalsa o kadar da karıdır.’’
Diyemedi diyemez de Rıza.Beyninden geçen kelimeleri saatler,günler,karanlık ve balkon çerçevesinde tarttı ve son yudumuyla son nefesini aynı ana getirmeye özen göstererek:
-Bak cancağzım karı olmak bizatihi sansasyoneldir.

17 Eylül 2015 Perşembe

kördüğümlü şiir



Hangi yatırılmamış aidatın faturasıyız
hangi asma kapıdır tekmelenmeyi bekleyen
çürüttüğümüz elma ne kokuyor ki şimdi sana
bizi korkutan ölüm değilse ne
ansızın intihar fikriyle uyanmıyor muyuz
ansızın zehirlenmek arzusuyla uyumuyor muyuz
hangi çölde üşüdük de yorganımızı bedeviler yaktı
hangi çöldü bedevilerin kutup ayısı düzdüğü.
hangi düzlükte tırnaklarını kestin rızanla.
 tükürdüğün duvara uyar’ı kazımışlar
oysa biz süreya’cıyız cancağzım
ahmed arif kadar yoksul yaşamadıksa da
bir o kadar sevdik ankara’yı.
bir heykeli dikilmeyecek kadar küçük henüz loblarımız
ve asla bitmek bilmeyen laglarımız.

hangi kahvenin içilmemiş oraleti
oynanmamış tavlasıyız.
hangi kadehte kaybettik tesbihin imamesini?
katılıyorum sana;
zaman ve toplumdu bizi bize kıran ve
bir  o kadar kılan.
bir geminin içinde sakarya caddesi sularında
soğuk bir ayaz.
hangi cepti ki ellerimizin sığmadığı.

kurumadık daha biliyoruz
hala tabakaya koyulabilecek tatta tütünüz
hangi çarşaftır bizi reddecek.

hangi acıya acı diyebilirim ki
cizire de gömülmeyi bekleyen soğuk cesedi bildikçe
hala slogan atan ölü çocuklarımızı duyarken
hangi umuttan bahsedeyim.

yani diyeceğim şu ki
hangi belirsizlik içinde doğduk biz
hangi filozoftu tanıdık çıkan
biz yalan dolanla avutulmuş
bir jenerasyonun yeni yetme yunuslarıyız
diyemesem de avun bunlarla.
biz yalanlarla avunmayı iyi biliriz.
neylersin ,
insan olmak  tabirsiz kalmaktır.

her geçen gün
tüm çıplaklığı vururken yüzümüze
nasıl da hala idealist hala güzeliz
baksana
sokağa.
turkuaz çemberimizin dışına çıkamıyoruz
çıkmıyoruz
çıkamayacağız
tüm ezgilerin anısına yine sokağa
hep sokağa
hep yalancı
hep avunmuş
hala titrek
belki korkak
ama eğik
ama dimdik

belki sevişmeyiz bir daha
da
sahi hayat kısa bir bakışma değil mi?

13 Eylül 2015 Pazar

Rıza'nın Dezenfekte Edilecek Acıları - I -

       
          Aynaya baktı Rıza önce. Ortalık temiz görünüyordu. Anlaşılan Katinka sürtüğü bu sabah temizliği yapmış dedi aynaya.Saçları haddinden fazla uzamış,bıyıkları niçelerini geride bırakmış gibiydi.Burnunu baş parmağı ile işaret parmağının arasına alıp  aynadaki Rıza’ya ‘siktir olup gidelim burdan’dedi.Çeşmeyi açıp avuçlarını suyla doldurdu ve acımasızca yüzüne vururken gidelim dedi.Burda çok sigara içiyorum dedi kendi kendine.Hadi içki beleş de sigaraya para yetiştiremiyorum siktir olup gidelim dedi aynadaki parlak gözlere.Arkada kahvaltı yapan Sami’nin yanına doğru yürüdü   Sami Rıza’nın geldiğini görünce bir yudum süt alıp ağzını çalkaladı.
-baboş dedi.Hadi siktir olup gidelim burdan.
-dur  be olum yaşıyoruz ne güzel dedi Rıza.
         Sami her zaman yaptığı gibi bir vay ben senin bıyıklarını sikeyim bakışını attıktan sonra kahvaltısına  dönerken homurtuları devam ediyordu.Rıza Sami’nin hatır için girdiği bokun farkındaysa da burda kalmanın onu rahatlattığının farkındaydı.Radyodan yükselen Kerkük türküsüne kulak kabartmıştı.Bara girerken Kazım’ın uyukladığını farkedip:
-Bi gün de uyanık ve ayık göreyim seni gurban olim Kazım dedi.Kazım duymamış ama anlamış edasıyla:
-yok be abi yoruldum dedi
Ben de yoruldum amına koyim.Ben de.Fredy Kruieger kılıklı herifi,anasını yerden bitme oğlunu, köpekten başka her sikime benzeyen Karabaş kılıklı Lucky’i görmekten kendini adam sanan ama tiranvari kararlarından vazgeçmemek uğruna çevresine hayatı zindan eden Tarkan’ın meymeret yoksunu suratını görmekten.. Ben de yoruldum amına koyim! diyemedi.Arkasına dönüp:
-Sami, bu heisenberg ibnesinin belirsizlik ilkesi neydi la diye bağırdı.Sami bir gece öncesinde sanki hiç saatlerce rakı masasında heisenbergi tartışmamış gibi:
-Onu da sikicem bekle, gidiyoz mu dedi.
-git git gitmeyeni sikiyolar dedi Kazım yeşil gözlerini belerterek.
-nereye gidicez la sanki gidecek çok yer var gibi konuşma bana.
-balkona gidelim baboş,yatarız , içeriz.
-Sanki burda yatıp içmek dışında bir bok yiyoruz da .
Kazım’a baktı Rıza:
-Kazım, biz gidiyoz gardeş,biz gidiyoz dedi fısıltıyla.
Sami ayağa kalktı:
-hakkat mi la hakkat gidiyoz mu?
    Bi kaç saniye bakıştıktan sonra çantalarını toplamak için aheste aheste kendilerine yatmak için ayrılmış fakat hiç orada yatmadıkları depoya yöneldiler.Temmuz’un sinekli gecelerinde götlerini yayacak bir şezlong bulmaları yeterliydi sızmaları için.
                Çok geçmeden dış kapının önünde ikisi de arkalarından bakan Kazım ve Sebahat’e baktılar.Utançla karışık bir gururla el sallayıp birbirlerine bakıp ilk önce hangisinin dediği anlaşılmadığı bi şekilde hadi siktir olup gidelim sesleriyle ayaklarını tozlu yola sürterek sahil’e yol aldılar.
                Necip’ten bira alıp boş şezlonglara devrildiler.Neredeyse senelerdir her yaz geldikleri bu pıtraklı kasabadan  bu sene erken ayrılmaları müthiş bir sevince boğmuştu samiyi.Sami önlerinde ki rusları kesip birasını yudumlarken kitabına gömülmüş Rıza’ya biralarımız bitsin siktir olup gidelim dedi.Rıza gülüp kitabını okumayı devam ettirdi.
Yaklaşık çeyrek asırdır  sürekli siktir edilen bu iki adam artık kendi kendilerine siktir etmeyi keşfetmenin  keyfini ölesiye çıkartıyorlardı içten içe.
-selfie çubuklarını götüne soktuklarım dedi Sami sülale boyu foto çekinen şişman aileye doğru.Rıza:
-Küfretme be olum ,bi kere de küfretme.  Deyip kitabına gömüldüğünden 10 saniye geçmeden doğrulup gözlüklerinin üstünden Sami’ye baktı:

''ah minel-aşk ve'l halatihi diyor Arap.Yaşamışlar,yaşamışlar hepsini biliyorlar.Aşkın halleri sayısız.''.Üç kez üst üste okudu Rıza.Gözleri dola dola okudu.Gülümser’i hatırladığını anladı Sami.Ses etmedi.Rıza burnunu çekip Hadi siktir olup gidelim burdan dese de bi kaç bira daha alıp günü batırdılar hiç konuşmadan,ruslara bakmadan.Gülümser’in üstünden çok acılar geçmiş olsa da ''ah minel-aşk ve'l halatihi’’ diyordu hala Rıza’nın bok çuvalı kalbi.Aşkın kaç halini görmüştü ki Rıza.Ona kalsaydı aşkın hallerini katı,sıvı ve gaz hali olarak ayırırdı.Şüphesiz Sami de onunla dalga geçerdi.
    Şüphe yoktu Rıza’nın ağlayınca  gözleri yüzüne sığmayan  kız dediği gülümser’i gemisinde taşıyordu.Başka hiç bir şekilde tarif edememişti.
                Hava iyice kararınca çantalarını sırtlayıp sarhoşluklarıyla seke  seke asfalt ve toprak karışımı yola çıkıp yürümeye başlamışlardı.Sami çantasında ki rus vodkasını kapağına dökerek içmeye devam ediyordu.Gittikleri yol kendileri gibi yoktu.En fazla köyün camisine kadar gidip avluda yatabilecek kadar yolu biliyorlardı.Ama sami hala siktir olup gidicez diye şarkılar mırıldanıyor, yolun ortasında çılgın çıvgaralı dansını sergiliyordu.
- Rızaaaa diye bağırdı Sami.Dünya dönüyor Rıza,dünya dönüyor BIREMIN.

30 Ağustos 2015 Pazar

ay leyl ay

kem küm kem
ay leyl ay
tedavim başladı
iyileşeceğim
belki
ay leyl ay
vallahi deli değilim
kem küm kem
3ü geçti saat
ayılmaya başlıyorum
tavuskuşumu arıyorum
kem küm kem
ay leyl ay

22 Ağustos 2015 Cumartesi

ibrikli şiir

Muhammed’in Hira’ya girdiği günden
Alparslan’ın meydana girdiği günü kapsar.
Harut ile marut’u görmüştür de
habil ile kabil’e yeltenmemiştir
Babil’de sihri çalmıştır,
Süleyman’ın sandığını o görmüştür ilk.
Şems giderken suyu akıtan o dur.
Eskimez oldu düş seslerim
narasını duyduğundan beri Hamza’nın.
Kolu incinmiş edasıyla susturmuştur neruda’yı.
Yaz yağmuru beklerken özüm
içim dışıma çıkmış, kayboldu sözüm.
Zaten varolmamıştır, görmemiştir gözüm
daha özgün,daha yokum belki budur çözüm
bilirsin ufaklık kalbimi çok süzdüm.
kaç ibrikte kaç kez damıtıldı da en safı sana kaldı sevdanın.

12 Ağustos 2015 Çarşamba

serzenişlerden herhangi bir serzeniş

Taraması henüz bitmiş saçlarını gördüm gece,
pencerenden bir hoşçakalı unutmuşçasına
menekşene bakıp gülümsüyordun.
Acı bir tarafa da
bu hikaye zamansız sonlanmış,
tabutlarından bir lübnanlı mırıltısı duyuluyordu.
Her hikaye muazzam bir sonla bitmelidir.
Bir paltonun en ince ayrıntısı ,
sebebsiz bir şala değmelidir.
Belki öksüz,
belki yetim.
Beyaz yakalının  başıyla selamladığı
kızın sahip olduğu kadar umarsızlık
tıklım tıklım cüzdanlara sıkıştırılmış,
ah bu ben diyen Mazhar Alanson
bugün selam vermeden yoluna devam ediyordu.

hava kararmadı daha.
gemiyi gördü. ağladı.
ağladım.
bana ağladık en çok
gemi alabora oldu gözyaşlarımızda.


Tabutlardan kopmuş,
Ağustos'un samanlarını ateşe veriyorsun korkakça.
Tavuklardan korkmuş,
yaz bulutları çiziyorsun bir kitabın kapağına.
Özlemekten hep korktun,
sakladın onca zaman.
Zamandan bir avuç su içmiştin de
doyumsuz demiştin şaraba.

sustum.
hava karamış,gitmişti.
ağlamış,ben artık bitmiştim.
biliyordum.
biliyor olmak yetiyor
ırgatlığı tükenmez bu mesel'in.
taşıyacaksın.


Ve hala biliyorum.
Şimdi
      o pencerede
              yalnızsın,
                   menekşenle susuz.



1 Ağustos 2015 Cumartesi

TOZDUMAN



                                                          
       
            Zordu.Tozduman ve ve ve örselenmiş daha fiyakalı bir kelimeydi ruh halim için.İçip sıçmanın dışında  müthiş haz aldığım yanımı keşfetmiştim.İnsanlardan kaçıyordum.Evden kaçıyordum.Kitaplardan kaçıyordum.Çok abarttığım zaman bir buçuk dakikaya kadar nefesimi tutup kendimden kaçmaya çalışıyordum.Bu aksi bir durumu doğuruyor olsa da haklıydın ufaklık hepsinin yokluğu ayrı korkutuyordu.Korku kaynaklı kaçış mı,varış mı yoksa ebesinin camı mı?Bilemedik...
Ve gayet başarılı kaçışlar yaptığımı düşünüyordum aslında.İster istemez tebrik bekliyor insan.Yine haklısın kaçarken zor olurdu bu.
Bir arkadaşım kaçarken kolumdan tuttu..
-Bak la bi
-Ne var la batasıcanın eniği?
-Çocuk okula başladığı zaman güçlü olması gerektiğini öğrenir.Çalışkan çocukların arkadaşı vardır ama tembel çocuklar hep yalnızdır.
-Ne alakası var kemçük ağzına sıçtığım.Vaktim yok kaçmam lazım.
-Tembel çocuktan sınıf başkanı olmaz ve tembeller asla oyunlara alınmazlar.
-Çalışsın o zaman pezevenk.
-Hah işte okulda bunu diyor.İnsanlar güçlü olanın yanında olmayı öğrenir.
-İnsanlar.
-Hayat bir yarış ,hızlı kaçanın değil toparlananın kazandığı.
-İyi görünmüyosun toparlanmaya bak ,kafamı sikme.
-eyvallah.
            Belki haklı olduğu noktalar vardı da hayat bir yarıştır ne demekti?Klişe düşünmek yerine hiç düşünmemeyi tercih eden ben muhtemelen yeni yanlışlıklar yapmak için bu arkadaşımdan da bir an önce kaçmalıydım.Saat hayli geçti ve ben kaçan birilerini bulup tüyo almak istiyordum zira hayat bir yarıştı.En güçlü kaçan olursam kaçışımı belki tebrik edebilirdi suistimalciler ve plancılar.
            Tembel bir öğrenci değildim çocukluğumdan çıkana kadar. Zeki olduğum söylenirdi inandırabildikleri birini bulduklarında.O yaşa dönsem sağlam küfür ederdim , beni de inandırmışlardı bir ara.Yalnızlıktan korktuğum için mi tembel değildim ya da tembelliğimi efor sarfederek göz ardı mı ettiriyordum.(Bunu yapınca sarfettiğim ekstra efor beni çalışkan kılar mıydı?Doğrusu şu an için kaçmam gereken şey bu soruydu.)Fikrim yoktu ama fikri olmayan bütün herifleri de çevreme toplayarak çalışkanlarla savaşmak için uygun koşullar yaratmaya çalışmıştım bence.Zeki adammışım da onlardan ne ara kaçtım onu hatırlayamadım fekat iyi kaçmışım.
            Az zamandır içinde bulunduğum karmaşıklığın aslında yalın bir hal olduğu mu beni bu derece çıldırtmıştı.Tastamam olan hiçbir şey yok ve yazdığım şey ayrı yazılmak zorundaydı.Oysa boşluk kavramı olmamalıydı hepimiz boşluğu içimize hapsedip her şeyi birleşik kılmalıydık.Bunun için belki namaz da kılmalıydık.Hadi çok zorlasak nokta yerine virgülü farz kılmalıydık.Yapamadık.Biz çılgınca koşan sakat atlardık ve tek joker hakkımız olan sigarayı dilencilere sadaka kıldık.Çılgınca koşan sakat atı çılgınca kaçan bir sakat at kıldığım için mutluydum çünkü hayat bir yarış ve bu turu bay geçmiştim.Mutluluk halimden utanç duymalıydım değil mi ufaklık,çünkü biz de mutsuz olalım diyerek yürümüştük mart ayazında bir sabah.



            Mutluluktan kaçalım düşüncesi hepten delilikti.Oysa akıllı atlar olarak bilmeliydik birbirimizi.Farketmişsindir felsefe kongrelerinde yaptığımız gibi korsan bildiri yerine korsan ve bir o kadar kaçak bir mektup içerisinde buldum yine seni.cesaret mi korkaklık mı bir türlü adlandıramadığım bu acının beni bir uzun havaya itmesi hoşuma gitmiyordu ama zevk alıyordum.Mutlaka demişimdir sana 'hahahayyyt biz acıdan beslenen,acıyı kaynak edinenleriz.Bal eyleyenler bizden değildir.''.
            Beni koşturan,kaçırtan şeye ufaklık diyor olmam beni mal kılar mı? Mallık sigara yakmak ile yakmama arasında kalınan,dilinin yara olduğunu fark edip su içmek isteğinin doğduğu ama buna rağmen sigaraya elin uzandığı o hal olmalıydı ve bu bizi mal kılardı.Bu sadece bizi mal kılmalıydı çünkü tüm varlığımızla buna hazırlanmıştık.Biz kimdik ? Maldık. Her şeyin bu kadar açık olması da karmaşıklığımızı yalınlaşmaya yakınlaştırıyordu.Bir şey vardı aramızda ve biz bu şeyi öpüyorduk. Acaba her öpüşümüzde ölüyor belki de öldürüyor olabilir miydik. Ölenin biz olmasını ne kadar istiyordum tabi korkaklığın verdiği kaçaklıkla ölenin ben olması daha çok işime gelirdi.Tek korkum senin zaten ölü olman ki bunu defalarca doğruladın ufaklık.Senin ölü olman ne işime ne dişime gelirdi.Senin ölü olma ihtimalinden kaçarak seni yaşıyor kılmak istedim.Her girişimim gibi bu çıkışımım da ölü doğdu.Kafamda, erken boşalmış bir anın ardından canımın bitter çekmesinden daha abes bir şekilde urfa sıra gecesi şarkıları dönüyor ve ben sadece tek bir noktaya takılmış 'hele ninno olasan,allahıydan bulasan'' ı büyük puntolarla paketleyip servise hazır hale getirmeye çalışıyordum.Bütün bunları işsizliğime bağlamaman için tüm gün kaçıp kendime yarı zamanlı bir iş bulmuştum.Tamına bile dayanamayıp yine kaçak davranmıştım.Ama cesaretim takdire şayan görülsede yerin dibine sokuyordu hissetmeyi istediğim anda.
            Her ac
ı gibi bu acının daha büyüyüp sonrasında yok olma ihtimali beni zevk alamadığım bir acıya sürüklerken kaçan birini görme umuduyla balkona çıkıp sokağı kesmeye çalışsam da bu açıyla zor  görürdüm.Zaten bu noktada sıkıntı başlıyordu biz acıya hangi açıdan bakıyorduk? Oturduğumuz yerleri değiştirince değişecek bir şeyler olacak mıydı?
            Boşalttığım küllük beni delicesine sinirlendirirken onu bir an önce doldurma fikrini tüm zihnime işlemesi, bu bildirinin birine ulaşma gibi bir kaygısı olmadığı hissiyatını vermesi gerekirken; duman  bireyin yalnızlığı temasından çıkarak  tekrar bir sıra gecesi dizesini fikrime işliyordu ''löberde löberde zülfün yüzüne perde.'' Yapmam gereken tek şey kalmıştı.Çok kısa süre halıdaki bardak kırığına gözüm takıldı.Ve artık yapmam gereken şeyin farkındaydım:
İlk külü küllüğün  dışına savurmak.
            Tarihin en büyük kaçağı kimdir diye sorup bir ömür boyu cevap arama girişiminde bulunmadan  büyük bir kaçış planı yapmıştım.Bu her şeyden kaçma isteği ve ayrı yazılması gereken şey beni yoruyor ama dinlenmem gereken yerin kaçak bir yapı olduğunu bilmem sigaramı yakıyordu.Bu dehşet bir filmin en dehşet sahnesinin aslının dehşetin dışına taşıp vahşeti ötelemesinden daha makul olsa da neden hala boşlukları içimizde saklamadığımıza kırılıyordum çaktırmadan, ve çok afedersin kaçakça.
            Bu kaçma hissiyatının fikriyatı senden çıkmıştı.Aklıma sen sokmuştun Nuh'un Gemisi'ni zaptetmeyi.Tabi Nuh'u darp etmek benim fikrimdi.Hala arkasındayım bunun.

                                                                                                          Soluna ve sonuna hasretle
                                                                                                                         SAKAT   AT


25 Temmuz 2015 Cumartesi

düşmelerden önce


Duyduğuna inanıyorum,
korkularımı bildiğini hissediyorum.
apansız düşen ağrıyı kalbime.
duyduğunu biliyorum mırıldandığım Selanik türküsünü.

dişlerimi sıkıyorum,titriyorum belki.
tellerini  özlüyorum sesinin.
garip.
ne demiştin sahi bu aşkın garipliği için.
tutamıyorum,güçlü bilirdim bileklerimi.
Boğuluyorum,
varlığını gülüşünle kanıtlıyorum kendime.
bambaşka bir sav,sonra söv.
kızgın lav,belki ordasın.
yabancı mı, değil eller.
Daha nasıl anlatılır bu kaos.
terliyorum.
saçma gelecek
ayakparmaklarım çok üşüyor.
Biliyorum,bildiğini.
sana sunamadığım hürmetimi kaba saçlarımla kapatıyorum.
kelimeleri dökemediğim dudaklarımı sigarayla bastırıyorum.
biliyorum bildiğini
konusunca benden aldığın benin
bir dersim türküsünde ellerini öptüğünü.
Beni sınama,
bana hesap kitap yapma.
biliyorum bildiğini ve

 ‘’Ben yapamıyorum
ben düştüğüm yada düşmekte olduğum şeyi bilemiyorum.
Ben ellerimin bu kadar titreyebildiğini bilmiyordum
nefesimin düzensizleşmesini.
Sana süslü cümlelerde sunmuyorum.  *
Sana hiç bilmediğim bir dilden konuşuyorum
zaten sen de tereddütsüz  alıyorsun.

Artık biliyorsun, biliyorum
ben seni seviyorum
ve bu bir başlangıçyada son.
Belki 17 yaşındayım şuan
belki senin 30’un için gün sayıyorum.
öyle bir heyecan öyle bir durağan.’’        

Artık biliyoruz.
ve elimizde ufka sızan iki bilet.

29 Haziran 2015 Pazartesi

arsızdır o hırsız olsa duramazsın

tuzun kuru,
havan batsın aysel.
gözüm kapalı
istanbul'da da değilim
orhan veli!
uyudum ha uyuyacağım.
rüya da istemez aysel.
saat geç de değil.
bar taburesinde de değilim teoman.
canım sıkkın da değil,
kafam hafif dumanlı da değil.
kaç zamandır hırsızım , aysel.

19 Haziran 2015 Cuma

Leyl-u nehar

Leyl-u nehar fey, leyl-u nehar
tüm serinliğiyle kelimelerin.
yalnız ama beraber tüm uykularımızla,
düşüncelerimden indiğim akdeniz sabahıyla,
hecen terketmiyor göğsümü.
hala  bir şehri kovalıyorum
leyl-u nehar fey.

Tasdiği beklenmeyen bir cam kenarında
bir çocuk telaşıyla izliyoruz insanlığımızı.
ölümden bahsedip yıkıyoruz ölümlüğümüzü.
yıkıyoruz ölümlüğümüzü,çitilemeden.
bir küçük çay bardağına düşüyoruz
rakıştığımız,
bir küçük koridora düşüyoruz ,
bakıştığımız.
zülfün çizmelerimde
leyl-u nehar fey.

Hissettiğimiz serin kelimelerin altını çiziyoruz.
kara bir çocuktan ders alıyoruz,
küle düşmeden kül oluyorum beyaz kirpiğinde.
ölmüyorum, ölmeyeceğim.
suçum, tavus kuşu beslemektir
tavus kuşu besliyorum
leyl-u nehar fey.

Çapaklarından akıyorum leyl-u nehar.
ellerinde sen oluyorum.
peygamber etmişim kendi nezdinde
gül kokuyorum sana
leyl-u nehar fey.

Meftun olan kalem değil kağıt,
müştak olan kalem,kağıt değil.
leyl-u nehar diyorum fey leyl-u nehar.
bir akşamüstü endamını özlüyorum.
rakıştığımız gözlerine
ağlaştığımız oluyor kürtçe.
değişen dünyada toplumu dışlıyoruz
leyl-u nehar.

duydum,bir fısıltıyla
ez te hez dıkım diyordun
tüm kürtlere diz çöktürüp.
değişen dünyada kaçıyoduk.
tek şey istiyorum
habib’im kal, leyl-u nehar fey.

17 Haziran 2015 Çarşamba

zuhuratın üstümde

bağışla,hatırlatmak durumundayım.
bir kitap borcun var bana.
mevsimi kaçmış bir karada
suda boğulmuş karıncanın ahı kalırsa,
bilirim ağlarsın.
bağışla,bir kitap borcun var bana.

aç kalmak üzere verilen yemin,
sayfalarca ve eksiksiz.
belki loş belki çok aydınlık çehren.
ama üzüleceksen de hatırlatmak durumundayım
bağışla, bir kitap borcun var bana.

tahammülü isyanda bırakmış riyakardır
yüz sildiğin havlu.
üstüne not yazılmış-yahut silinmiş.
unutmuşsundur
geçtim sabahlarından.
hatırlatmak durumundayım
bağışla,bir kitap borcun var bana.

konuşmasan da olur,bakmasan ağlamam
ağlayanı sakat atlar öpsün.
bebek turnayı görmüş
bebek turnayı öpmüş
bebek turnayı vuramamış
turnalar üstüne olmasa da olur
hatırlatmak durumundayım
bağışla,bir kitap borcun var bana.

vakti değil farkındayım,
konuşmamamız gereken çok önemli şeyler var yine
bıyıklarım ağzıma giriyor,
bir beyaz seni soruyor ,peynirsiz.
anlamayacakları bir dilde susturuyorum kendimi.
tahammülü isyanda bırakmış riyakardır
yüz sildiğin havlu.
üstüne not yazılmış-yahut silinmiş.
unutmuşsundur
geçtim sabahlarından.
hatırlatmak durumundayım
bağışla,bir kitap borcun var bana



pancar motoru sesini anımsıyorum,
babamı hatırlıyorum kuyubaşında,
annem bahçede ot yoluyor
çok zaman önce.
abimi kaya altında kalırken görmüştüm
çok küçükken düşümde.
bazı şeyler daha vardı ama unuttum.
sen unutma,hatırlatmak durumunda kalırım.

unutmak,kodese evrilmiş dünyada
telli duvaklı gelin değil.
bütün güzel şair abilerin annesi çay yapıyor,
benimki daha güzel yapıyorsa da
bu beni şair kılmıyor.
bütün şairler yalancıdır diyor eski bir kitap
yalan söylemeye doyamıyorum
bu beni yine şair kılmıyor.
acıyorum,ama unutmuyorum.
bir kitap borcun var bana.

ama üç sayfa ama beş sayfa
kuran versen olur,
üç kere öpüp alnıma değdiririm
tüm abdestlerimi birleştirip.
tüm abdestlerin bozulsa,
ruhunu tavaf etse yeryüzü örümcekleri
cehennemden cehennet beğensen,
unutma,hatırlatmak durumunda kalırım
ki bu çok yorucu olur
bağışla, bir kitap borcun var bana.

12 Haziran 2015 Cuma

sarhoş şahikası



Dedi sarhoş:


             Biri beni tutsun.Düşeceğim yoksa.Tutun Gogol aşkına.Düşeceğim ve kalktığımda hepinizi düzeceğim.Beni tutun iyi değilim.Simpsonlar aşkına güldürün ,götürün,kalemtıraş verin.Olacaklardan ben sorumlu değilim.Ve bıçak kör olursa mutlu olurum.Tutuk kalmam mı zayi tutkun olmam mı? Karar verin Neruda aşkına.Hepsine ağız dolusu küfürler fırlatacağım.Gömülü sandıklar bulacaksın.Doldurun Hacı Bektaş’ın aşkıyla.
              Bağıra bağıra söyleyerek banktan kalktı pezevenk.Gözüken götünü kapatabilmek için çırpındı ,pantolonu çekerken bile hem küfürler savuruyor hem de hala kırmızı kutulu birasına yapıştırıyordu koca ağzını.Pantolonunu çeke çeke siktir olup gitti.Ben dahil kimse de yokluğunu hissetmedik.Onun boşalttığı banka genç bir çift oturdu.Uzun ve kıvırcık saçlı çocuk , kızdan yaşça büyük görünüyordu.Onları izlediğimi farkettiklerinde tekrar bakışlarımı denize verdim.Sarhoşun söylediklerini düşündüm.Neruda’yı,Yavaş Yavaş Ölüleri,Pepetye’yi...Sonu yoktu.Sarhoşu düşünürken çok şeye saptı aklım.Sapıttığımı düşünerek zihnimi yanıltmaya,konuyu saptırmaya çalışıyordum.Çok uzaklardan bir müzik sesi geliyordu, aklıma Birhan Keskin düşüyordu.Ve biz barbarlar buna konuyu saptırmak diyorduk.Sapsa ne sapmasa ne olur.Sarhoş gecenin mevzusunu banklara sererek siktir olup gitmişti.Kahkahalarla önümden geçen kız sürüsü dikkatimi dağıtmaya yetmişti.Ezgiyi biraz daha duyuyordum şimdi ya da uyduruyor da olabilirdim.Bir balkan türküsüydü belki.Bir fırtına tuttu bizi deryaya kardı diyordu ve sonunu duyamıyordum.Denize odaklanmaya çalışıyor aklıma geçenlerde okuduğum bir şey takılıyordu:
         ''Köprüden geçerken denize bakıyorum,asfalt gibi.(Tam bu esnada turgut uyar geliyor aklıma- Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi- neden bilmem.)Simsiyah.Köprünün her yerinden bırakıyorum kendimi.Binlerce kere.Taksi ilerledikçe,arka kapıdan akın akın aşağı atlayıp,asfalta çakılı’yorum.Binlerce kişinin aynı anda köprüden atladığını düşün.Ve şimdi hepsinin ben olduğunu düşün...''
          Önce kendimden sonra şişko ve kel sarhoştan tiksinerek gecenin 3'nde büfe arayamaya
kalkıyordum.Kafamda hala sonunu getiremediğim başka balkan türküleri vardı ama sarhoşla aynı anda düşünmek işime gelmiyordu.Drama Köprüsü'nü Şiwan Perver'in ağzından,Baran Bari Gule Gule diyen bir Ruhi Su'yu hissetmeye çalışıyordum.Uçlarımı düşünüyor,uçlarımı yadırgıyordum.Aklıma babasıyla sadece ten rengi ve göbeği benzeyen dostumu getiriyor,babamla sadece bıyıklarımızın ortak olduğunu ve haline şükretmesi gerektiğini söylemek istiyordum.
         Naptığımı bilmiyor halde bir tekel bulup bira istedim,vermedi.Biri bana bira versin Danimarkalılar aşkına,olacaklardan ben sorumlu değilim naralarını atmayı düşünüyordum ki siyah poşetle  kendimi  üst geçitte farkediyorum.Takip ediliyormuş hissi ile sağı solu kolaçan ediyorum ,arkamı dönüyırum sadece bir kız çocuğu.Korku ile umursamama arasında giderken geldiğim yeri farkediyorum.Geldiğimi sanıyorum.Oturduğumu anımsıyorum bu bankta.Bir de şuracıkta bir çift.Kafamı kaldırıyorum banktan hiç kalkmamışım.Kafamı çeviriyorum sarhoşla aynı banktayız.Konyaaltına dönüyorum in cin top oynuyor.Anlamaya çalışıyorum,sigara ver diyor.Sorgusuz itaat ediyorum.Bana haklısın diyor ben tanımıyorum o dediğin adamları ama onların aşkına küfretme artık,al bir fırt diyor.
-siktir lan.


11 Haziran 2015 Perşembe

H.A.T.'tan Ot'tan


Bir kuşluk vakti,
balkonda oturuyorduk.
Sen maviler giymiştin,
omuzlarından dökülen saçların
usul usul uçuşuyordu.
O gün, Tanrı’nın kendine sorduğu en zor bilmeceydin sen;
ve ben, çözmek bana düşmüş gibi
sevinçliydim. Çekirdek çıtırtılarıyla
kırmızı iğde kabukları arasında
kaybolamayacak kadar güzel ellerin vardı,
parmakların her yana dağılan sorulardı
ve küçük değişikliklerle süslenemeyecek kadar büyüktün.

Piknik tüpünün üstündeki çaydanlık
fısıl fısıl kaynamaya başladığında,
caddeden tank homurtularıyla
trompet sesleri geliyordu.

Ötüşlerinin yarısını balkonumuza,
yarısını tankların üstüne döken
kuşlar geçiyordu çay tepsisinin
ışıltılı gümüşünden.

Çaylarımızı içmiş miydik o gün,bilmiyorum.Ben birkaç dakika,
birkaç saat, birkaç gün ya da
birkaç yıl sonra ayağa kalkmıştım
Gidiyordum, içimde bir bilmeceyi
çözememiş olmanın sıkıntısı vardı.


8 Haziran 2015 Pazartesi

Nuh'un Gemisine İki Bilet


Sen hiç düşlerini sorguladın mı,
ne bileyim dişlerini.
terse çevirdin mi hiç çakralarını.
kaldı ki öksüz de değilsindir
bana kalırsa ben de değilim.
sadece dişler mi gıcırdar.
fey seni tanıyorum.
hecelerin kaostan alıyor beni.
düşmekten düşüyorum
sanki helak kavmin affedilişi.
ve ezanı bekleyen amaçsız bir inançsız gibi.

fey söyle bana
bi çocuk ne kadar masumdur
ha işte o kadar masum değilim
ve ellerim hiçbir zaman o kadar küçük olmadı
senin ellerin küçüktür fey.
ve çocuk kadar masum musundur?
ellerim terliyor çoğu zaman
rüyamda yapayalnız bir akbaba
su da boğulmuştu bir kere çölünde.
bir taverna ezgisi mırıldan bana fey,
gökyüzüne çok şiir atfetmişlerdi,
bu senin olsun.
hep başrol isterler
bizim de misyonumuz figüranı olsun
bu ehemmiyetsiz turkuazın.
Ha fey, sirozdan gömerler beni
ölürsem senden evvel, geçi görmeden.
dua istemem, üzül, kâfi.
bana üzül.
kelimeler güçsüz,
kalem bitap düşmez.
hayat kısa bir bakışma değil mi?
ha fey,
nuhun gemisine iki bilet.
ölmeden.

4 Haziran 2015 Perşembe

ley-la dönerse

Sen bana anlat ben dinlerim.
İnandığın Hak üstüne yemin ederim,
dinlerim.
Susarım 467 gün 
Bana anbean anlat diye.
Soyut anlaşılmazı anlatma.
Somut gerçeklikleri add skip.
Bana android rüyalardan bahset,
Trendtopic yalanlardan.
Roboskiden,Rojavadan belki Lice belki Kobane'den.
Bana dili için direnen insanlardan bahset iyisi mi.
Ölüler konuşamaz bir direnişin faili meçhullerinden,
cumartesi annelerinden.

ya da boşver yahu
anlat,naptın,nerdeydin?
Yediğin içtiğin senin olsun ,
gördüğünü anlat bana kapalıyken gözlerin.

u-mutsuzun şiiri

Bana günü anlat.
yokluğumun yokluğuyla beslenen,
öpüşmemiş dudaklarının
kanı akmamış teninin
Ankara ayazında ürpermesinden bahset.
Yağmurlu bir günün karanfil sokağından
olmayan kokusunun tadından güzel olan oraletten.
Bir devrim sabahının
 akdenize açılan gözlerini anlat.
Ruhum daralmış,bana göğsünü ger
tüm çıplaklığıyla.
Varlığının acıttığını unutma!
yokluğun tevazu biraz , anlatma.

sana serilen halıya basma,
kirlisindir belki,belki kapkara.
Ordan anlat,uzaktan,uzaktan,
bağırmadan.
Bana kayıp seneden bahset.
Ben uzaktım, sen tuzak.
ben tuzaktım, sen uzak.
U-mutsuzu unuttun mu?

absürd kaçış


Satır başlarını önemsemez oldum kaç gündür,
çaydan öte kahve var içimde.
sigaradan daha çok puro kokusu ve dumanı.
tersim ters, soyum pers bir yağızım ben.
Surlarıma şişman düşmanlar yanaşmış,
deşifre olmuş şifresiz şizofreni  elfeneri gibi.
tabularına hapsolmuş,tapusuz köy muhtarı;
ve hatta cemal-i nurunun 
teoloji içermeyen anarşist manifestosu kayıp.
Devletimin bekasını gözetmeksizin, 
gez göz arpacık demeden
namert değil enstrümansel yiğitlikle 
göğsünü gererek 
tokatlayarak toplumcu gerçeklik içeren cümleleri
ve izmariti ansızın düşecekken marlboranın 
vurulmayacağım,
kaçacağım kurşunlarından ideolojilerin.
Trigonometriyi anlamadan 
ki zaten kozmozdaki görevimi tamamlamadan
bir mikro kozmozla tehdit etme beni ulu varlık.
aşina olmadığım rüyalara adaptasyon sorunu yaşarken 
kriminal yalanların demokrasi kavgasında vuruşmayacağım, 
kaçacağım.

gösterme ellet

Maziye gömülü terk eylenmiş,
sevinci kalmamış,
hüzünü dağlara kaçıp
eşkıyalara sığınmış kutsal kitabınla
korkutma beni. 
Leylanın mecnuna gösterdiği şeyi gösterme bana. 
Rüşvet istemiyorum.
Hava çok karanlık 
üstelik sis var anıtkabir üzerlerine doğru. 
Tanrı zorlama , zaten tuvaletim geliyor,
 salacağım yarına.

absürd-iz-ma


Bana güzel yalnızlıklardan  bahseden;
sinirli akşamları
anlattı bir sabah evimi basan ahmak.
Sakinleşti sonra gitti.
hani bir rüya ya da ne bileyim karabasan edasında
En olmadı serap deyip geçerim nane limonla.
Ama sen şarap de çiçeğim.
Bana de ki seni bir yudumda fondip edeceğim.
Zihnimde Roboski’ye açılan bir damlasın hipofiz bezimden.
Liebniz’in monadları gelse adaletini sağlayamaz
içinde bulunduğumuz karma-şıklığımızı
-anne şair olmak istemiyorum.
-anne yazı yazmak istemiyorum .
-anne felsefe okuyorum ama düşünmüyorum .
-bilgin olsun!

absürd yokluk

büyümenin ardında bıraktığı kükürt kokusu.
yoksun,olmadın evvelden bu yana.
bak ters dönüyor şişeler;
yoksun isadan önce kalma çaputlardan çadırımda.

huzursuz yazlar atlattım,
kemal sunal'sız filmler...
ve ne acı neşet ertaşsız günler yaşadım.
özgürlük nidalarıyla bandistasız eylemler yaşadım.
sensiz gecem yok uzun zamandır üzülme,
on liralık şarabın verdiği tatla seni andım
en terbiyeli gün ve düş hecelerimde.

yanlış yapıyorum,mahsun-i'siz olmuyor,
anektodlar birikti tütün çarşaflarımda.
bir cebimde lekeli kağıt maskeler gaz kokulu;
bir cebimde seni acıttığım kalem kırıkları.
kafam karışık üzgünüm Leyla.
belki de 
tanımadığımız milimalist kızın söylediği kadar hissettiğim
'Zeki Müren benim babamdı.
Alın size en büyük Devrim ! '

niçelerini görmüşlere


Uykunun gözüne de vurmuşluğum vardır elbet , ebedlerde.
ol ırak , kronolojik bir resmiyet var dilinde
eğitimin anarşi üstüne zulmü varsa ki 
bu zilfikar ağlamaklı...
Ruhun bozgun alp zaferini kaybettiği malum 
yan gelip yatan zaten nietzsche. 

Dar ömür belirgin sömürü,

katran lav sardı bu hayvan türünü. 
Ruhum allak bullak;
asayiş koptu elden.
Bir o kadar revolution sesleri camlarda 
her yer a.c.a.b. her yer iklim felsefesi
yan gelip yatan ben değilim,vallahi nietzche.

agnostik masal

Sana dair;
kelimelerin şafağında
haznemi zorluyorum,
alacakaranlığın otizm yankısında.
yarına çocuklar ölüyor Rojava’da.
Seni düşünüyorum sevgilim,
Lice’de ölüm tacirlerine direnip ölürcesine.
Seni düşünüyorum sevgilim.
Ve sana dair 
yarına güzel umutlar besliyorum;
                                       çayır yeşili… 

mahfuzun evveliyat-ı



Kadın sussa taşlar yerine otururdu
ayazında ısınır ankara susup tebessüm etseydi kadın ..
susup nefret etmeseydi kadın
erkek üşümezdi 96’lar köprüsünde..
Kadın sussa kar korkutmazdı adamı.
anılar hep güzel kalsaydı kadında 
kalorifer peteği soğumazdı merkezi sitemin 00:00’nda .
kadın sussa ,ane brun başlayacak mırıldanmaya 
kadın sussa okunacak bağıra çağıra  mr. Süreya .
kronolojik hatalı kitaplar çıkmayacak ;
velhasılı ile başlayan cümleler pikaptan okunacak .
kadın sussaydı yolsuzluk(!) bitecek gibiydi o gece ..

kadın sussa terakki perver ile faiz lobisi 
zoolojik yanı kalmayan coğrafyalarda dost ilan edileceklerdi ,
kadın susaydı kelimeler dökülecekti hecelemeyen  bir ilk okul piçinin okuma fişine ..

kadın sussaydı , hepiniz güzel kalacaktınız kadınlar !

tamam inandım

Tanrının varlığı
yokluğundan daha belirgin 
dedi kadın.
Varlığı anlaşılmayacak kadar karışık değil ki .
dağ metaforu ,
inek metaforu ...
Konuştu da konuştu .
Güzel olmasa çoktan kalkardım masadan da 
şimdi allah var (!) çok güzel kadın.

çetrefilli şiir

    
çığlık(lar) var
gecenin en koyu beyazlığında ,
ne sen haykırıyorsun ne ben.
ses uzaklardan , çok uzaklardan.
ses koyu anlatmadıklarından.
sanki utanıyorum gece sevişmelerinden.
ne mutlu  ne de mutsuzum 
sadece tedirginim şu öpüşlerinden.
ne nazımın gönül pervasızlığı,
ne şirince’nin şurubumsu yanı ..
karışmadı aklım , hala yürüyorum .

biraz halü,biraz ezan

  
 
Tropikal ahiret benimkisi ,
biraz ananas ,biraz hurma.
sufi de değilim.
biraz Cuma , birkaç bayram.
rüyada da değil hani 
biraz halü , biraz sen..
ah sen ki ,
sen ne gerçeksin!

aynaya ayran dökülmüş

Ulan ayna lazım!
arkaya dönük rüyarın ayıklayamadığı tersler
ulan bana 216 lazım 
yaşım erken 
saçlarım geç
ulan tarak lazım- değil- 
erkekliğini kaybetmiş bir bıyığın mahiyeti nedir 
ulan bana bahane lazım.
yalan yok , vallahi iyi oldu
tarlam ota bağladı 
baba bana tırmık lazım
kanım donuyor 
 yoğurdum cıvıdı
libidom zirvede ulan 
ulan gözlerim kamaştı 
bana güneşin lazım ..

subliminal aşk

Güldün,sonra döndün.
İçimde asırlardan  öte,
takiyenin dibine vurmuş
subliminal bir aşk.

Yaksam bir türlü ,
söndürmeye Niagara şelalesi.

Sende bir şey var,
sende ben var.
Sende bir Missiphi.
İçimde sana Himalaya 
                                   kadar.

3 Haziran 2015 Çarşamba

depozito ayrılığa dahil

                                       
           Saçlarım hoyratlığın zirvesindeydi.Allah’tan sakalları kestim yolculuk öncesi.Bir de onun hoyratlığını kim fizibilite edecek allasen.Tevekkülü bilinçsizce eyledim ve kuşları hayatım boyunca hiç sevmedim.Kuşlar çirkin ve hep açlar.Üstelik hapsetmediğin her kuş uçar.En azından Ankara’da böyle.Ankara hep pis çünkü kuşlar Ankara’ya daimi ve formüle edilmemiş bir acitasyonla Allah’ın her günü sıçıyorlar.Üstelik gayet sevimsiz piç kuruları.Kuştan kaşa seyrimi değiştiriyor fakat Ankara’da bütün hayallerimi depozito olarak bırakmak ağrıma gidiyor.Kuşlar depozitoya da sıçacaklar.Çözümü yok ki.Gözümü kapatıp transa geçmek istiyor fakat kuşlar dikkatimi dağıtıyor.Seçim otobüslerine sıçmıyor olmaları kuşların karaktersizliği.Her yerde kuş kokan  samimiyetsiz ve tutkulu bir bok yığını vardı.Şimdilik sadece Kuğulu bok kokuyor ama elbet taşacaktı zamana.
                İlk geldiğim yıllarda termosta çay satan geveze ve layakt adamlar dolanırdı Kuğulu’da.Sahi nerdeler?Bana kalırsa kuşlardan bıktılar ve kaçtılar.
                Aptallık sürüyle anılır olsa da bireyciliğin hiçbir önemi kalmamış,birey her saniye topluma mal oluyordu.Her dakika birey farketmeksizin mala dönüyordu.Yanlış şeyler vardı ve bu asla hissedildiği halde önlenesi ve öğrenilesi bir durum olmuyordu.Öve öve bitiremezdi saygıdeğer abilerimiz  Ankara’yı.Abiler affedin,Ankara’da her  şey  bok oluyor istemsiz.Ve ne kadar karşı çıkarsan çık şey ayrı yazılıyordu.Şey ayrılığın ve acının demirbaşlarındandı.Her giden sana sadece ayrı yazılacak bir şey bırakıyor Ankara’da.
                Biz gelenekçiler bu ayrı yazılan şey dahil bütün ayrılıklara karşı çıkarak sevdaya dahil etmiyorduk.Ankara’da bütün sevdalar hazin bir ölümün kaldırımlarda salyalarla izlenmesi ile bitiyordu.Üstelik  kaldırımlara kuşların sıçmadığını iddia edecek bir akl-ı evvel de tanımıyordum.Kuş beyinlerimizle biz de kaldırımlara kusuyor ve bunu hergün istisnasız nöbetleşe yapıyorduk.
                Ne Cem Karaca ne Orhan Gencebay ne de Bob Dylan bizi anlamıyordu.Biz şeyleri şarkılara itelemiş,göz kapaklarımızla içiyorduk.’Öyle de delikanlıyım’ seslerini duymazdan gelip delikanlılığında Ankara’da bıraktığımız depozitoya dahil olduğunu biliyorduk.Rüzgar hızını itelenmiş tüm şeylerden sonra sabitlemişti.Bütün hüzünler  tozu topraktan ayırıp ekonomik bir hızla üstümüze siniyor ama biz , bunun altında kalmadan şeyleri sinemize çekiyorduk.’Siz de öyle delikanlısınız’ diyen seslere kulak asmadan.
                Dumanı bile daha toy artık tüm sigaraların.Sigara önemsiz,bira önemsiz,şehirde önemini yitirmemiş bir şey kaldıysa bu da ağızlardan düşmeyen küfürlerdi.Niye küfür eder bu insanlar?Amlarına koyayım onların,çok ayıp ediyorlar.
                Ne Ahmet Kaya  ne Mahsun-i  Şerif ne de Neşet Ertaş hiç bir özgün müzik tutamıyordu bizi Ankara’da.Barınmamak için iğrenç nedenlere bürünmüş neredeyse ortadoğunun bütün lirizmine epik bir bakış fırlatıyorduk.Bu derdi bitmeyecek havanın üşütmesi beni kendime getirmiyordu.Anlam veremiyordum ergonomik inanmışlıklara.Ah Muhsin’in dediği gibi ‘gidişini başka türlü açıklayamıyorum.’
                Yollarına hasretle...