3 Haziran 2015 Çarşamba

depozito ayrılığa dahil

                                       
           Saçlarım hoyratlığın zirvesindeydi.Allah’tan sakalları kestim yolculuk öncesi.Bir de onun hoyratlığını kim fizibilite edecek allasen.Tevekkülü bilinçsizce eyledim ve kuşları hayatım boyunca hiç sevmedim.Kuşlar çirkin ve hep açlar.Üstelik hapsetmediğin her kuş uçar.En azından Ankara’da böyle.Ankara hep pis çünkü kuşlar Ankara’ya daimi ve formüle edilmemiş bir acitasyonla Allah’ın her günü sıçıyorlar.Üstelik gayet sevimsiz piç kuruları.Kuştan kaşa seyrimi değiştiriyor fakat Ankara’da bütün hayallerimi depozito olarak bırakmak ağrıma gidiyor.Kuşlar depozitoya da sıçacaklar.Çözümü yok ki.Gözümü kapatıp transa geçmek istiyor fakat kuşlar dikkatimi dağıtıyor.Seçim otobüslerine sıçmıyor olmaları kuşların karaktersizliği.Her yerde kuş kokan  samimiyetsiz ve tutkulu bir bok yığını vardı.Şimdilik sadece Kuğulu bok kokuyor ama elbet taşacaktı zamana.
                İlk geldiğim yıllarda termosta çay satan geveze ve layakt adamlar dolanırdı Kuğulu’da.Sahi nerdeler?Bana kalırsa kuşlardan bıktılar ve kaçtılar.
                Aptallık sürüyle anılır olsa da bireyciliğin hiçbir önemi kalmamış,birey her saniye topluma mal oluyordu.Her dakika birey farketmeksizin mala dönüyordu.Yanlış şeyler vardı ve bu asla hissedildiği halde önlenesi ve öğrenilesi bir durum olmuyordu.Öve öve bitiremezdi saygıdeğer abilerimiz  Ankara’yı.Abiler affedin,Ankara’da her  şey  bok oluyor istemsiz.Ve ne kadar karşı çıkarsan çık şey ayrı yazılıyordu.Şey ayrılığın ve acının demirbaşlarındandı.Her giden sana sadece ayrı yazılacak bir şey bırakıyor Ankara’da.
                Biz gelenekçiler bu ayrı yazılan şey dahil bütün ayrılıklara karşı çıkarak sevdaya dahil etmiyorduk.Ankara’da bütün sevdalar hazin bir ölümün kaldırımlarda salyalarla izlenmesi ile bitiyordu.Üstelik  kaldırımlara kuşların sıçmadığını iddia edecek bir akl-ı evvel de tanımıyordum.Kuş beyinlerimizle biz de kaldırımlara kusuyor ve bunu hergün istisnasız nöbetleşe yapıyorduk.
                Ne Cem Karaca ne Orhan Gencebay ne de Bob Dylan bizi anlamıyordu.Biz şeyleri şarkılara itelemiş,göz kapaklarımızla içiyorduk.’Öyle de delikanlıyım’ seslerini duymazdan gelip delikanlılığında Ankara’da bıraktığımız depozitoya dahil olduğunu biliyorduk.Rüzgar hızını itelenmiş tüm şeylerden sonra sabitlemişti.Bütün hüzünler  tozu topraktan ayırıp ekonomik bir hızla üstümüze siniyor ama biz , bunun altında kalmadan şeyleri sinemize çekiyorduk.’Siz de öyle delikanlısınız’ diyen seslere kulak asmadan.
                Dumanı bile daha toy artık tüm sigaraların.Sigara önemsiz,bira önemsiz,şehirde önemini yitirmemiş bir şey kaldıysa bu da ağızlardan düşmeyen küfürlerdi.Niye küfür eder bu insanlar?Amlarına koyayım onların,çok ayıp ediyorlar.
                Ne Ahmet Kaya  ne Mahsun-i  Şerif ne de Neşet Ertaş hiç bir özgün müzik tutamıyordu bizi Ankara’da.Barınmamak için iğrenç nedenlere bürünmüş neredeyse ortadoğunun bütün lirizmine epik bir bakış fırlatıyorduk.Bu derdi bitmeyecek havanın üşütmesi beni kendime getirmiyordu.Anlam veremiyordum ergonomik inanmışlıklara.Ah Muhsin’in dediği gibi ‘gidişini başka türlü açıklayamıyorum.’
                Yollarına hasretle...

2 yorum: