5 Eylül 2017 Salı

Ağ(ı)rı

Aynada görünen sesin , duyulan gözün
eksikliğini, varlığını bir boy uzatmış
tüneller boyunca sağanak  duymalar.

Henüz kategorize edilmemişken bir aşk
ve göğüs gererek sevda diye bağırabiliyorsa
Sol avuç içi.
ölüm de gitmek kadardır bir yeşile.
Ve bir yeşile tüm mavilerinle gitmek gibi.

Paslanmış gözleri, bir buğuyla
susmuş bir dudağı alnında.
denize dökülmüş yunan ordusu
ve kaybetmiş bir  Martin Luther

Ve unutulmuşken bir Martin Eden
Ve bir vapura binememişken henüz
kaybettiğini gömmek gibidir gitmek
ve kaybettiğini hiç bulamamak gibi kırıntılarda.

Vahasına boğulduğun bir kan çanak
Ve ene'l-hakk ,
Ve sen su gibi
Dağ gibi
Ve sen bir bayırda olmamış Berfin gibi
Ve sen bir öfkede barut gibi.

Gecenin baş ağrısı,
gündüzün kalp sıkışması.
Belinden tuttuğum bir akşamüstü,
tam da o akşamüstü.
Gidelim buralardan.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Özüme

Gecenin bir koyusunda,
sensizliğin bir kıyısında
elinde kerpeten duvar dibinde
düş sancılarından kurtulmaya çalışan.
yahut düş kırıklığından yere yıkılan.
haber etmez hiçbir günışığı yarını.
doğruyu doğrultmaz güneş.

ne ben uzanabilirim
ne sen uzatabilirsin
ne ben tutabilirim
ne sen susabilirsin.
öyle uzak öyle tedirgin.
uzaklar hep tedirdin ediyor
gökte yıldız,
tedirginlikten kayıyor.
Tuhaf bir yalnızlık değil midir özlem
ne ben anlatabilirim
ne sen son verebilirsin.
Heceden , geceden ve gözlerinden
Şükürü kesmiş,geceden.

Gecenin bir yarısı sana uyanıyorum,
yıllar sonra sana uyanıyorum.
o kadar ki geçmiş zaman
seni hala hatırlıyorum.
elinde bir halat
bana sesleniyorsun
ben yine sana uyanıyorum.
ellerimi,ellerini,ellerine ..

seni diyorum
sana diyorsun
sarılmak istiyoruz
yine sana uyanıyorum.

18 Temmuz 2017 Salı

Göğe Çağrı




Çağının altında,
Devrinin çok üstündesin küçüğüm
Güzel olan her şey yüreğinin içinde,
uçmaya başlamadan düşünden.
Güzel,karanlık,güzel ve yeşil.

Sayılı yıl-sayılı gün geçmişken.
Daha çok erkenken bir
vakit kalmamışken iki
deli deli iki göz
Deli olan her şey parmaklarının ucunda küçüğüm.
Önce yas sonra karanlık.
Sabah ezanına yakın
korku ve kıyamet
cümbür ve cemaat
savaş nidaları çok yakından.
Güzel,çocuk,güzel ve yeşil.

Merakından yollara ışık,
şüphesinden güneşe yolculuk,
ayda mola
aylarca mola
sana,yola ve sola
güzel olacak her şey avucunun içinde.
bak.
avucunun içinde zeytin tanesi
gözlerinde zeytin tanesi
Sesin çok uzak
Yalnızlık ve kalabalık
Soğuk ama yakın
derin ama sığ
güzel kalacaksın küçüğüm
omuzlarına inen saçlarla
tembel,hala çocuk,güzel ve yeşil.

çok eski zamanlarda arapça öğrendim
çok yıllar geçti, unuttum.
çok zaman geçti
çok.
çoğullaşamadıkça çoktan seyreldim
Arabın dediği gibi
''Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî.''
ya da
''görmeği istersen eğer mahşeri çerhte seyreyle o meh-peykeri''
değişmedikçe zaman
zamandan geçen sadece yeşil.
ya ''uksimu billahi ve ayatihi''
ya da iyilik,güzellik,iyilik ve sen.

20 Ocak 2017 Cuma

Senle Ben , Şeyh Tek


 



Şeyhim beni ikinci milenyuma sabitle.
Boğumlanmış tellerim kopmadan  az önce.
Zaman dediğin uyduruk bir kavram,
ağabey bırak, bükme.
ene’l-hakk , hallacı mansur , ağabey.


Ne zaman var ne ab-ı hayat şeyhim.
Ölüm büyük ceset, ölümsüzlük cehalet.
Leyl-u nehar ,tavus kuşu ,devletin bekası.
her zaman kahhardır kahhar, ağabey
surlarımıza şişman düşmanlar yanaşmış.

Şeyhim serap dediğin kendi gerçekliğimiz;
illizyon zaten ellerimiz.
Aşk dediğin bir doğrudan ibaret ,dosdoğru.
Kimbilir nedir kozmozda ki görevin , ağabey
önüne geçeriz Aylanlar’ın, boğulmaların,vurulmaların.

Şeyhim ne acı babam da kara listede.
şeyhim çok acı adın kara listede.
huzursuz yazlar, Kemal Sunal'sız filmler,Neşet Ertaş'sız türküler.
daha neyi açamayayım, açamayasın, açılmasın.
Zeki müren benim babam , ağabey.

Şeyhim  ne uzun bir maraton oldu bu havva anayla.
Nefes al , nefesini müdafa aman.
takiyenin dibinde subliminal bir aşk.
Sadece çocuklar ölümsüzdür,
Şeyhim kainatı bulamadım.

5 Ocak 2017 Perşembe

masumiyet

Sanrı
yaşadığın , duyduğun ve hepsini sandığın.
Ve serbest çağrışımla Tanrı.
uzağın tarifi yok
salkımın üzümü.
iplikten düşen menekşe gölgesi
ve taviz vermeyen rezil ses.
sapkın sakaldan utanç
ince telden utanç.
sana değil yola
ve sola.
yüzlerce, binlerce adım.

14 Mart 2016 Pazartesi

Pırasa

ah pırasa saçlım
deli olmuş aheste rüzgarsın
bilirim gökyüzünden de düşmezsin
tüm haberleri almazdan evvel
burdaydın.
gördüm.

kasvetli tapınaklarda boy göstermişsin beş vakit
ilahi kudreti nakşetmişsin  kabilde bir taşa
duydum.
göktengri derler birine tükürmüşsün
donatelloya poz vermişsin Siena Katedrali'nde
okudum.

burdaydın bir kaç uyku önce.
bu oda da telafi ediyorduk kaçan uykularımızı
hatırlıyorum.
uykuluydun ve pırasa gibiydi saçların.
bekliyorum.

Nefret Oyunu

Gözümde hep ucuz bir sakız gibi kalacaksın.
Yazdığın onca uzun şeye rağmen
ben hep kısa baktım,
kısa yazdım.
Uzun sustum.
Hakkettiğin tüm nefretimi yitirmeden
gözlerimi büyüte büyüte
 hala tekrarlıyorum.
Hayatımda hiçkimseden
nefret etmediğim kadar nefret ediyorum
senden,
deliren beyninden
tıkayan sesinden
delirten gözlerinden.
Sevgi kolay şey
Nefret en zor olanı.
Nefret yıllarında , bomba sesleri
kül kokularıyla anacağım seni.
Soysuzlara küfür ettiğim gibi
unutmadan nefretle bileceğim ismini.

12 Ocak 2016 Salı

ağrı

İnsan en çok kendinden nefret  ediyor
 düşünmeye meyledince.
Düşünmeye meyletmek
korkaklığının kokusunu odaya yayıyor.
Oda kendini evrene açıyor.
Evren tüm kapıları tekrar kitaplara sığdırmış.
Kapılar kilitli sevgilim.
Beyni üşür mü insanın?
Benim beynim üşüyor fakat külüm titriyor.
Türkübazlar hokkabaza dönmüş,
 en iyi nasihati yine sarhoşlar veriyor.
Tedarikli çıkamıyorum yola ,
sevgilim benim beynim üşüyor
 ben sana uslanıp susuyorum.
Ölü toprağını atamıyorum harflerimin.
 Her hecem
 uçsuz bucaksız bir çölün kuyusunda
 boğuluyor.
Teker teker üşüyecek beynimiz
de saçlarımız dallara tutunmuş ağlıyor.
Tepe taklak olmak ne demek bilmiyorum
 ama bulduğum her tavus kuşunu kovalıyorum.
İnsan kendinden kaç kere vazgeçer?
Kendinden bir kere geçmiş bir adam sonra nereye geçer?
 Bu ilüzyon kaç boyutlu sevgilim?

22 Eylül 2015 Salı

Rıza'nın Dezenfekte Edilemeyen Savunması

         
            Kararlaştırılan saati henüz geçmişken Rıza ve Şükran olmaları gereken ağacın altında,olmaları gereken ağaç sandalyelere oturmuşlardı.Şükran daha erken gelmiş olmanın gururuyla sigarasını yakmıştı bile.Saçlarının anason kokusu henüz gitmemiş,android bir rüzgar bekliyordu dalgalanmak için.Çok az görüşmelerine rağmen paylaştıkları güzel bir dostlukları ve herkesten gizledikleri bir sırları vardı.Birbirlerine portakal kabuğundan sızmış gülümsemelerle selamlaşıp sarıldılar.Hal hatır  sorma faslını kısaca geçtiler.Ne değişebilirdi ki hayatlarında.Belki Şükran’ın saçları uzamıştır belki de elleri titriyordur biraz daha.Belki Rıza hala bir sıra gecesi mırıldanıyordur belki Uyar okumayı bırakmıştır.
          İki bira söyleyip deruni bir muhabbete koyuldular.Bölüp paylaşmaya şarap şişesinden başlanılmıştı yıllar önce.Şimdi ise biriktilip aktarılması beklenen öğretilerini rum ezgileri eşliğinde masaya teker teker Edip’ce koyuyorlardı.Rıza aylardır kimseyle bir şey paylaşamamış olmanın eksikliğini inkarla aşıyordu.Sığındığı balkon artık yavaş yavaş genişlemiş ve rahatlamıştı.
          Şükran onca zaman üstüne değişmemiş ama bir hayli yorgun gözüküyordu.Taze bir yorgunluk değildi bu.Taze bir yorgunluktan çok Tanrı’ya pınarlarını kurutmuş,annesine şükranlarını unutmuşcasına birikimli bir yorgunluktu.Tavuskuşu kovalayamamış olmanın ezik bakışlarını kaçırıyor bir yandan da neden tavuskuşu kovalaması gerektiğini sorguluyordu.
          Güncel olay ve acılara hiç bulaşmadılar.Serin kelimeleri hiç almadılar ağızlarına.Bir kaç absürd acıya gülümseyip geçiştirdiler yersiz anlattılar birbirlerine.
          Şükran iyi bir kadındı.Rıza’ya kalsa ‘Şükran güzel karıydı.’.Sevgili Madak kadar bükülmediyse  boynu hala hayal kurabilmesini unutmamış olmasındandı.Rıza’ya kalsa ‘Şükran umudu tükenmez bir karıydı.’
         Rıza kara bir adamdı.Yüzü,elleri,fikri...Şükran’a kalsa ‘Rıza aydınlık kokan bir adamdı.’Rıza aydınlık ko-r-kuyordu.Rıza’nın umudu karaydı.Şükran’a kalsa ‘Rıza umudu filizlenecek bir çocuktu.’
O kadar şeyden bahsettiler de Şükran durdu:
-Anlatsana,kadın varken neden karı?
         Rıza düşünmek istedi o an.Saatlerce,günlerce,karanlıkta,balkonda.Kabalığına verip geçiştirmek istedi mevzuyu.Ki böyle de dese Şükran da Rıza’nın çevresi de bunun kabalığından olduğuna inanırlardı.Zaten karşı cinsten karı  diye bahsetmek kara bir beyinden,kaba bir heriften beklenirdi ancak.Şükran  hala cevap bekliyor masanın üstünden hiç kıpırdatmadığı  sağ dirseğini sol eliyle tutmuş,parmakların arasından karı değil kadın olmanın gururuyla dumanını çekiyordu.
 ‘Bak cancağzım,karı kelimesi eril metabolizmanın ağır romantizmini barındırır içinde de kimse bilmez.Bize öğretilen karı-koca ikilemesinden başka da kullanım alanı bırakmamıştır öz türkçeci abiler.Bir erkeğin eşinden bahsederken falancanın karısı deriz.Tüm kullanım alanı da budur.Ama biz bozkırda yetişmiş gelenekselci ailelerin kentsel dönüşümle denizelliğinin tadına varmış çocuklar olarak biliyoruz ki o falanca korumacıdır.Falanca karısını sever-sayar.Karı falancanın her şeyidir.(Ve ne yazık ki şeyler hala ayrı yazılmakta.)Önce falancayı doğurandır karı.Sonra falancayı öpüp okşayandır karı.Ben de bundan mütevekkil diyorum ya ha kadın,ha dişi,ha karı;doğurganlığını,şefkatini,kutsallığını kaybetmeyen canlıdır.Kaba bir kelimeyle ötekileşmez kadın.Bütün kadınlar ne kadar güzel, ne kadar kutsalsa o kadar da karıdır.’’
Diyemedi diyemez de Rıza.Beyninden geçen kelimeleri saatler,günler,karanlık ve balkon çerçevesinde tarttı ve son yudumuyla son nefesini aynı ana getirmeye özen göstererek:
-Bak cancağzım karı olmak bizatihi sansasyoneldir.

17 Eylül 2015 Perşembe

kördüğümlü şiir



Hangi yatırılmamış aidatın faturasıyız
hangi asma kapıdır tekmelenmeyi bekleyen
çürüttüğümüz elma ne kokuyor ki şimdi sana
bizi korkutan ölüm değilse ne
ansızın intihar fikriyle uyanmıyor muyuz
ansızın zehirlenmek arzusuyla uyumuyor muyuz
hangi çölde üşüdük de yorganımızı bedeviler yaktı
hangi çöldü bedevilerin kutup ayısı düzdüğü.
hangi düzlükte tırnaklarını kestin rızanla.
 tükürdüğün duvara uyar’ı kazımışlar
oysa biz süreya’cıyız cancağzım
ahmed arif kadar yoksul yaşamadıksa da
bir o kadar sevdik ankara’yı.
bir heykeli dikilmeyecek kadar küçük henüz loblarımız
ve asla bitmek bilmeyen laglarımız.

hangi kahvenin içilmemiş oraleti
oynanmamış tavlasıyız.
hangi kadehte kaybettik tesbihin imamesini?
katılıyorum sana;
zaman ve toplumdu bizi bize kıran ve
bir  o kadar kılan.
bir geminin içinde sakarya caddesi sularında
soğuk bir ayaz.
hangi cepti ki ellerimizin sığmadığı.

kurumadık daha biliyoruz
hala tabakaya koyulabilecek tatta tütünüz
hangi çarşaftır bizi reddecek.

hangi acıya acı diyebilirim ki
cizire de gömülmeyi bekleyen soğuk cesedi bildikçe
hala slogan atan ölü çocuklarımızı duyarken
hangi umuttan bahsedeyim.

yani diyeceğim şu ki
hangi belirsizlik içinde doğduk biz
hangi filozoftu tanıdık çıkan
biz yalan dolanla avutulmuş
bir jenerasyonun yeni yetme yunuslarıyız
diyemesem de avun bunlarla.
biz yalanlarla avunmayı iyi biliriz.
neylersin ,
insan olmak  tabirsiz kalmaktır.

her geçen gün
tüm çıplaklığı vururken yüzümüze
nasıl da hala idealist hala güzeliz
baksana
sokağa.
turkuaz çemberimizin dışına çıkamıyoruz
çıkmıyoruz
çıkamayacağız
tüm ezgilerin anısına yine sokağa
hep sokağa
hep yalancı
hep avunmuş
hala titrek
belki korkak
ama eğik
ama dimdik

belki sevişmeyiz bir daha
da
sahi hayat kısa bir bakışma değil mi?